| İngilizce | Türkçe | |||
|---|---|---|---|---|
| Yaygın Kullanım | ||||
| Yaygın Kullanım | mean i. | ortalama | ||
|
The mean age of the patients was 33,6±11,8 years. Hastaların yaş ortalaması 33,6±11,8 yıl idi. More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean f. | demek istemek | ||
|
What I mean is, I don’t enjoy the same activities as I did when I was younger. Demek istediğim şu ki, gençken yaptığım aktivitelerden artık zevk almıyorum. More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean f. | kastetmek | ||
|
‘Do you mean me?’ "Yes, you, the girl in the pink dress". Beni mi kastediyorsun? "Evet, seni, pembe elbiseli kızı". More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean f. | anlamına gelmek | ||
|
The green traffic light means permission to pass. Yeşil ışık geçiş izni anlamına gelir. More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean s. | adi | ||
|
What a mean fellow! Ne adi bir adam! More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean s. | aşağılık | ||
|
He is a mean fellow. O aşağılık bir adamdır. More Sentences |
||||
| Yaygın Kullanım | mean i. | orta | ||
| Yaygın Kullanım | mean s. | alçak | ||
| Genel | ||||
| Genel | mean f. | amaçlamak | ||
|
However, communication is not meant to contain a fully-fledged action plan. Ancak, iletişimin tam teşekküllü bir eylem planı içermesi amaçlanmamaktadır. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | ifade etmek | ||
|
Does the name Marisol Smith mean anything to you? Marisol Smith ismi size bir şey ifade ediyor mu? More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | kastetmek | ||
|
‘Do you mean me?’ "Yes, you, the girl in the pink dress". Beni mi kastediyorsun? "Evet, seni, pembe elbiseli kızı". More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | düşünmek | ||
|
I mean to go tomorrow if the weather is fine. Hava güzel olursa yarın gitmeyi düşünüyorum. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | demek istemek | ||
|
What I mean is, I don’t enjoy the same activities as I did when I was younger. Demek istediğim şu ki, gençken yaptığım aktivitelerden artık zevk almıyorum. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | anlamına gelmek | ||
|
The green traffic light means permission to pass. Yeşil ışık geçiş izni anlamına gelir. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | demek olmak | ||
|
Do you know what it means to be a mom? Anne olmanın ne demek olduğunu biliyor musun? More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | anlam ifade etmek | ||
|
These are things that will really mean something to all consumers and users of electronic communication services. Bunlar, tüm tüketiciler ve elektronik iletişim hizmetleri kullanıcıları için gerçekten anlam ifade edecek şeylerdir. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | istemek | ||
|
I’m sure he didn’t mean to hurt your feelings. Duygularını incitmek istemediğine eminim. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | anlamında olmak | ||
|
Look, Jack, this may mean nothing. Bak Jack, bunun hiçbir anlamı olmayabilir. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | ciddi olmak | ||
|
I doubt that Tom really meant what he said. Tom'un söylediklerinde ciddi olduğundan şüpheliyim. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | niyetinde olmak | ||
|
I'm sure Tom didn't mean any harm. Tom'un kötü bir niyeti olmadığına eminim. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | önemli olmak | ||
|
Be sincere and show them how much their efforts mean to the company. Samimi olun ve onlara çabalarının şirket için ne kadar önemli olduğunu gösterin. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | ciddi olmak | ||
|
I doubt that Tom really meant what he said. Tom'un söylediklerinde ciddi olduğundan şüpheliyim. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | sonucunu doğurmak | ||
|
The merger will mean the opening of several offices across the USA. Birleşme, ABD genelinde birkaç ofisin açılması sonucunu doğuracaktır. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | gerçekten kastetmek | ||
|
Parents should mean it if they say ‘no’ to children. Ebeveynler çocuklarına 'hayır' derken bunu gerçekten kastetmelidirler. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | göstermek | ||
|
Dark skies mean that it will rain soon. Karanlık gökyüzü yakında yağmur yağacağını gösterir. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | … bedel olmak | ||
|
He said to her, "You mean the world to me." Ona "Sen benim için dünyalara bedelsin" dedi. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | söylemek | ||
|
I do not mean that we want to go around telling other nations what to do. Bunu söylerken diğer uluslara ne yapmaları gerektiğini söylemek istediğimizi kastetmiyorum. More Sentences |
||||
| Genel | mean f. | demek | ||
|
Failure to guarantee this means exposing our countries and our area to hazards. Bunun garanti altına alınmaması, ülkelerimizi ve bölgemizi tehlikelere açık hale getirmek demektir. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | huysuz | ||
|
Is your dog mean? Köpeğiniz huysuz mudur? More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | pinti | ||
|
She’s too mean to buy a gift for her husband. Kocasına hediye alamayacak kadar pinti biri. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | zalim | ||
|
My dear child, stay down here, otherwise the mean geese will bite you to death. Sevgili çocuğum, burada kal, yoksa zalim kazlar seni ölümüne ısırır. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | kötü davranan | ||
|
Tom is mean to everybody. Tom herkese kötü davranıyor. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | acımasız | ||
|
The terms that we have offered the applicant states are unimaginative and mean. Başvuran devletlere sunduğumuz şartlar hayal gücünden yoksun ve acımasızdır. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | zor | ||
|
No mean task for the Council and the Commission, in fact. Aslında Konsey ve Komisyon için hiç de zor bir görev değil. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | kaba | ||
|
Why is everyone so mean to me? Neden herkes bana karşı bu kadar kaba? More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | kötü | ||
|
I mean no harm. Kötü bir niyetim yok. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | cimri | ||
|
Tom is very mean to me. Tom bana karşı çok cimri. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | kötü | ||
|
I mean no harm. Kötü bir niyetim yok. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | fena | ||
|
Tom has a mean streak. Tom'un damarı tuttu mu fenadır. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | ayıp | ||
|
Making fun of someone's appearance is mean behavior. Birinin dış görünüşüyle dalga geçmek ayıp bir davranıştır. More Sentences |
||||
| Genel | mean s. | perişan | ||
|
They walked briskly through the mean and dirty streets of New York. New York'un perişan ve kirli sokaklarında hızlı adımlarla yürüdüler. More Sentences |
||||
| Teknik | ||||
| Teknik | mean f. | anlamına gelmek | ||
|
The green traffic light means permission to pass. Yeşil ışık geçiş izni anlamına gelir. More Sentences |
||||
| Teknik | mean f. | demek olmak | ||
|
Do you know what it means to be a mom? Anne olmanın ne demek olduğunu biliyor musun? More Sentences |
||||
| Teknik | mean f. | demek istemek | ||
|
What I mean is, I don’t enjoy the same activities as I did when I was younger. Demek istediğim şu ki, gençken yaptığım aktivitelerden artık zevk almıyorum. More Sentences |
||||
| Teknik | mean s. | ortalama | ||
|
The study involved 30 patients with a mean age of 39.5 years. Çalışmaya yaş ortalaması 39,5 olan 30 hasta katılmıştır. More Sentences |
||||
| İnşaat | ||||
| İnşaat | mean i. | ortalama | ||
|
The mean age of the patients was 33,6±11,8 years. Hastaların yaş ortalaması 33,6±11,8 yıl idi. More Sentences |
||||
| İstatistik | ||||
| İstatistik | mean i. | ortalama | ||
|
The mean age of the patients was 33,6±11,8 years. Hastaların yaş ortalaması 33,6±11,8 yıl idi. More Sentences |
||||
| Dilbilim | ||||
| Dilbilim | mean i. | ortalama | ||
|
The mean age of the patients was 33,6±11,8 years. Hastaların yaş ortalaması 33,6±11,8 yıl idi. More Sentences |
||||
| Meteoroloji | ||||
| Meteoroloji | mean i. | ortalama | ||
|
The mean age of the patients was 33,6±11,8 years. Hastaların yaş ortalaması 33,6±11,8 yıl idi. More Sentences |
||||
| Genel | ||||
| Genel | mean i. | orta nokta | ||
| Genel | mean i. | orta noktada veya orta noktanın yakınında olan şey | ||
| Genel | mean i. | (konfüçyüsçülük'te) ihtiyat ve ölçülülük eylemlerinin geliştirilmesinde uçlar arasındaki ılımlı eylemi izleme | ||
| Genel | mean i. | (budizm'de) orta yol | ||
| Genel | mean i. | (budizm'de) vurdumduymazlık ve çilecilik arasındaki ılımlı yol | ||
| Genel | mean i. | ılımlılık | ||
| Genel | mean i. | ölçülülük | ||
| Genel | mean i. | ara bağlantı unsuru | ||
| Genel | mean i. | kararında olan şey | ||
| Genel | mean i. | iki uç arasında yer alan unsur | ||
| Genel | mean i. | amaca götüren şey | ||
| Genel | mean i. | eylemi tamamlamaya yönelik araç | ||
| Genel | mean i. | sonuca götüren şey | ||
| Genel | mean f. | niyetlenmek | ||
| Genel | mean f. | niyet etmek | ||
| Genel | mean f. | demeye gelmek | ||
| Genel | mean f. | tasarlamak | ||
| Genel | mean f. | kurmak | ||
| Genel | mean f. | sonucu doğurmak | ||
| Genel | mean f. | önem taşımak | ||
| Genel | mean f. | sözünün eri olmak | ||
| Genel | mean f. | şakası olmamak | ||
| Genel | mean f. | belirli bir kaderi seçmek | ||
| Genel | mean f. | kıymetinde olmak | ||
| Genel | mean f. | üretmek | ||
| Genel | mean f. | sebebiyet vermek | ||
| Genel | mean f. | kehanette bulunmak | ||
| Genel | mean f. | delalet etmek | ||
| Genel | mean f. | çok önemli olmak | ||
| Genel | mean f. | anlamı olmak | ||
| Genel | mean s. | şahsiyetsiz | ||
| Genel | mean s. | kötü (davranış) | ||
| Genel | mean s. | vasati | ||
| Genel | mean s. | ahlaksız | ||
| Genel | mean s. | aşağı | ||
| Genel | mean s. | keyifsiz | ||
| Genel | mean s. | rezil | ||
| Genel | mean s. | tehlikeli | ||
| Genel | mean s. | değersiz | ||
| Genel | mean s. | orantılı | ||
| Genel | mean s. | yoksul | ||
| Genel | mean s. | sefil | ||
| Genel | mean s. | kibritçi | ||
| Genel | mean s. | vasat | ||
| Genel | mean s. | süfli | ||
| Genel | mean s. | kılıksız | ||
| Genel | mean s. | hasis | ||
| Genel | mean s. | bayağı | ||
| Genel | mean s. | eli sıkı | ||
| Genel | mean s. | pespaye | ||
| Genel | mean s. | utangaç | ||
| Genel | mean s. | kanı bozuk | ||
| Genel | mean s. | kubat | ||
| Genel | mean s. | keyifsiz | ||
| Genel | mean s. | rahatsız | ||
| Genel | mean s. | kirli | ||
| Genel | mean s. | pis | ||
| Genel | mean s. | eli sıkı | ||
| Genel | mean s. | bencil | ||
| Genel | mean s. | küstah | ||
| Genel | mean s. | başbelası | ||
| Genel | mean s. | zapt edilemez | ||
| Genel | mean s. | başa çıkılmaz | ||
| Genel | mean s. | çekingen | ||
| Genel | mean s. | mahcup | ||
| Genel | mean s. | çetin | ||
| Genel | mean s. | budala | ||
| Genel | mean s. | aptal | ||
| Genel | mean s. | salak | ||
| Genel | mean s. | ahmak | ||
| Genel | mean s. | özsaygısı azalmış | ||
| Genel | mean s. | mahcup | ||
| Genel | mean s. | utanç duyan | ||
| Genel | mean zf. | alçakça | ||
| Genel | mean zf. | adice | ||
| Genel | mean zf. | kepaze gibi | ||
| Irregular Verb | ||||
| Irregular Verb | mean f. | meant - meant | ||
| Konuşma Dili | ||||
| Konuşma Dili | mean s. | terbiyesiz | ||
| Deyim | ||||
| Deyim | mean s. | çok iyi | ||
| Deyim | mean s. | muhteşem | ||
| Deyim | mean s. | sağlam | ||
| Deyim | mean s. | nefis | ||
| Teknik | ||||
| Teknik | mean i. | iki şeyin ortası | ||
| Teknik | mean i. | iki seyin ortası | ||
| Teknik | mean s. | vasat | ||
| Matematik | ||||
| Matematik | mean i. | bir kümenin elemanlarının tümünü bir mantığa göre temsil eden ve bulundukları aralıkta yer alan türdeş çokluk | ||
| Matematik | mean i. | beklenen değer | ||
| Matematik | mean i. | aritmetik ortalama | ||
| Matematik | mean i. | bir değişkenin verilen limitler arasındaki ortalama değeri | ||
| Matematik | mean i. | bir orantının ortanca iki teriminden her biri | ||
| Müzik | ||||
| Müzik | mean i. | 14. yüzyıl koro müziğinde orta ses | ||
| Müzik | mean i. | armonili müzikal bir bestede alto veya tenor gibi orta kısma verilen ad | ||
| Müzik | mean i. | birbirine eşlik eden viyolalardan alto olanı | ||
| Müzik | mean i. | viyolanın orta tellerinden birisi | ||
| Argo | ||||
| Argo | mean s. | harika | ||
| Argo | mean s. | mükemmel | ||
| Argo | mean s. | şahane | ||